kültür sanat

ANASAYFA PROFILIM ARSIV

Hakkımda

resim,şiir, kitap,sergiler,sanat dünyasından gelişmeler herşeyi bulabileceğiniz bir yer sizi bekliyorum umarım beni yalnız bırakmazsınız:)


Kategorilerim



Yazılarım

bazı calışmalar
ADINI YAZMAYAN AMA İKBAL GÜRPINARLA İLGİLİ YAZI YAZAN ŞAHISA HİT
yeni bitirdiğim yağlıboya portreler
ZÜBEYDE HANIM ANADOLU KIZ MESLEK SINIFINA HİTABEN
şiir
kınalı ali destanı
arkadaşım ikbal abla resme bayıldıı
meraklı olana bilgi
ikbal gürpınar
gitarımın teli aşkınaa
rüzgar esti üstüme üstüme ooooo
yağlıboya çalışmam umarım beğenirsiniz
barış akarsu
BARIŞ AKARSU'DAN DUALARINIZI EKSİK ETMEYİN
çizgi nokta çalışması


Arkadaslarım

raciegi
compete
nancy1
huznunyuzueylul
naznet
bucan
glgnisbilen
erdem kepenek
mizahhh
ferhunde
ahmet oğuzcan
samani
acelyaxxx
sanategitimi
maviokyanus66
yorumluyorum
alonescream
ademkarakaya
wwwyazarcom
desoyoz
peter
tugbakbeyinan
güner yener
enginname
1964anne
fusungencresim
gsfresim
oznurla
elisibuketi1


Bağlantılarım

* UGURBOCEGI HOBI FORUM


Zıyaretcıdefterım


Aslı Güngör-Kalp K...




Bannerım


gulerresim

1964anne


Dostsıteler

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket<%FriendUsername%>
Laracroft chez Lalique gerçek yaşamdan gulerresim
Geograpy

MAVİANNE

meraklı olana bilgi

SON AKŞAM YEMEĞİ (19)

Magripli Ludovico tarafından Santa Maria Delle Grazie manastırı yemekhanesi için ısmarlanmıştır. Sanatçının tamamlayabildiği birkaç resimden biridir. Daha Leonardo hayatta iken yıpranmaya başlaması, renklerin doğallıklarını kaybetmesi inanılmaz bir talihsizliktir. Bunun da nedeni Leonardo' nun salondaki rutubeti hesaplamadan değişik bir boyama tekniği uygulamasıdır. Ancak bu hali ile bile, insan dehasının büyük mucizelerinden biridir (2, 8).

Rahiplerin uzun yemek masalarının bulunduğu salonun bir duvarını boydan boya kap-layan, dört metre genişliğindeki bu başyapıt, ilk açıldığı gün müthiş bir heyecan uyandırmıştı. Salonun doğal ışığı yemek masasının tam üzerini aydınlatmakta, perspektifle birlikte, resme sanki salonunun uzantısıymışçasına bir derinlik kazandırmaktadır (2).

Kompozisyonun iç mekanlara taşınmaya başlandığı ilk resimlerden biridir (4). Santral perspektif kurallarına göre yapılmış olup orta çizgi İsa' nın sağ gözünden geçer. Bu duruş aynı zamanda İsa' nın manevi konumunu da betimlemektedir (4, 9).

İsa' nın son akşam yemeğinde havarilere “İçinizden biri bana ihanet edecek” dediği anı anlatır. İsa masanın ortasında sakin bir şekilde yalnız olarak oturmaktadır. Kendisini ikili üçlü gruplar halinde çevreleyen havariler bu sözü nedeni ile şaşkınlık içerisindedirler. Masa-nın en solundaki Bartholomaus heyecanla ayağa fırlamış, yanındaki Jacobus Minör ve Andre-as ise ellerini havaya kaldırmıştır. Peter de ayağa kalkmış, masanın ortasına doğru kızgınlıkla bakmaktadır. Hain Judas hayretle geriye fırlamıştır, sağ elinde ihaneti karşılığında almış olduğu para kesesini tutmaktadır. Judas daha önce yapılmış olan tüm Son Akşam Yemeği resimlerinin aksine masanın önünde değil, diğer havarilerle birlikte arkasında durmaktadır. Yanındaki Johannes ise henüz hainin kimliğini bilmediğinden gayet sakin, ellerini birleştirmiş bir şekilde oturmaktadır. Yine resmin sağındaki havarilerin her biri değişik bir hareket yaparken zaman durmuş gibidir (2, 5, 6, 9).

Masa örtüsü ve tabaklar üzerindeki desenler izleyenleri hayrete düşürücek kadar ayrıntılar içermektedir. Masa üzerindeki yiyecekler ise enfes natürmort örnekleridir (5, 6, 9).

. . .VE BİR ÖYKÜ (37)

Leonardo, Son Akşam Yemeği' ni yapmayı düşündüğünde, iyiliği temsil eden İsa' yı, ve kötülüğü temsil eden Yahuda' yı betimlemek için model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Koroda şarkı söyleyen bir genci, İsa' nın tasviri için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan üç yıl geçtiği halde Son Akşam Yemeği hala tamamlanamamıştı. Leonardo, Yahuda için kullanacağı modeli günlerce aradıktan sonra, sarhoşluktan kaldırım kenarına yığılmış, vaktinden önce yaşlanmış, paçavralar içinde genç bir adam buldu.

Yardımcıları adamı güç de olsa kiliseye taşıdılar ve orada ayağa diktiler. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resmetmeye başladı.

Leonardo işini bitirmek üzere iken, berduş yavaş yavaş ayılarak gözlerini açtı ve hari-ka duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:

“Ben bu resmi daha önce gördüm”.

“Ne zaman?” diye sordu Leonardo. O da şaşırmıştı.

“Üç yıl önce... Elimde avucumda olanı henüz kaybetmemişken. O sıralarda bir koro- da şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa' nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.”

“İyi ve kötünün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır.”

 


LA GIOCONDO (MONA LİSA) (13)

Sanat tarihinin en çok tanınan resmidir. Leonardo' nun evren ve sanat konusundaki düşüncelerinin bir özetidir. Yıllarca Napoleon' nun yatak odasını süslemiş, daha sonra gö-türüldüğü Louvre müzesinden çalınmış, ancak iki yıl sonra İtalya' da bulunmuştur. Geçtiği-miz yıllarda eli bıçaklı bir deli tarafından saldırıya uğramıştır ( 5, 6, 7, 9).

Modelin kim olduğu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır: Francesco del Giconda' nın karısı olduğu düşünülmektedir. Daha önce taslağını yapıp yarım bıraktığı Isabelle d' Este' nin resmi de olabilir. Çünkü ellerin duruşu, kostümün omuz dekoltesi ve saçların dökü-mü taslaktaki ile büyük benzerlik göstermektedir. Leonardo' nun kendisinin kadın halinin otoportresi olduğunu savunanlar da vardır. Bunlar sipariş bir resmin sahibine verilmemiş olamayacağından yola çıkarlar (7, 9).

İzleyene bakan, hafif dönük vaziyette oturan yarım insan figürü, arkadaki manzaradan “ Meryem' e Müjde” de olduğu gibi alçak bir eşik aracılığı ile ayrılmaktadır (6, 9). Objenin yüzüne sanki ayrı bir kaynaktan vuran ışıkla birlikte arkadaki manzara tabloya üç boyutlu imiş gibi bir derinlik kazandırmıştır (2, 6, 9). Mona Lisa' nın yüzünde hüzün, mutluluk, alaycılık gibi değişik ifadeler birarada gizemli bir tebessüm oluşturmaktadır. Bunun nedeni ağzın ve gözlerin köşelerinin özellikle gölgede bırakılarak belirsizliğe daldırılmasıdır (2).

Ellerin zerafeti ve güzelliği tabloyu ön plana çıkaran bir başka özelliğidir.

 

Akıl almaz ayrıntılar üzerinde titizlikle durulmuştur: Şeffaf bir tül, objenin saçlarını örtmektedir. Koyu renkli sabahlığın dekolte yakasının ince nakış işlemesi ve uzunlamasına büzgüleri ile daha ağır bir kumaştan hardal renkli kolları donuk bir şekilde ışıldamaktadır. Arkadaki manzarada her zamanki gibi sfumato tekniği uygulanmıştır (2): Kayalık dağlar yeşil-mavi gökyüzü içe-risinde kaybolmakta, bu da resme sanki üç boyutlu imiş gibi derinlik duygusu kazandır- maktadır. Resmin sağ ve sol yarımındaki manzaralar aslında devamlılık göstermemektedir. Solda bir patika yol dolanmakta, sağda ise kurumuş bir nehir üzerinde köprü görülmektedir (Arezzo yakınlarındaki Buriano köprüsü olabilir) (5, 6, 7, 9). Sağda ufuk çizgisi daha alçak-tır. Bu sayede figürün sağ yarımının ince uzun, sol tarafının ise daha kısa toplu görünmesi sağlanmıştır (2).

Mona Lisa' nın , Leonardo' nun otoportresi olduğunu ileri sürenler, bilgisayar tekniği ile her iki resmi birbirine monte etmişlerdir (26). Bunun gibi daha yüzlerce Mona Lisa konulu resim yapılmış ve yazı yazılmıştır (5).

Ancak, tartışılamayacak tek gerçek Mona Lisa' nın Leonardo' yu ölümsüzleştirdiğidir (2).


Tarih: 15:48, 30/8/2007 Kategori: sanat tarihi
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

modern resim sanatının öyküsü

MODERN RESMİN ÖYKÜSÜ

Resim sanatı 18. yüzyılın sonlarında, Fransız Devrimi ile birlikte değişmeye baş-ladı. Milliyetçilik ve özgürlük kavramları insanları daha çok düşünmeye ve duygularını betimlemeye itiyordu. Dini içerikli konular ve aristokrat portrelerinden çok manzaralar, olaylar ve mitolojik karakterler gerçekten daha farklı bir biçimde resmediliyordu. Resim sanatı yeni bir çağa ayak uydurmaya çalışıyordu (7).

18. Yüzyılda akademilerde öğrencilere felsefe, matematik gibi derslerin yanında sanat dersleri de verilmeye başlanmıştı. Resimde üslup kavramı tartışılıyordu. Fransız İhtilali ile birlikte aristokratlar dışında parası olan herkes resim ısmarlayabiliyordu. Yıllık resim sergileri ilk defa Londra ve Paris'te düzenlendi. Bu sergiler seçkin tabakanın en fazla konuştuğu konu haline geldi (7).

Müşteri toplamak için sanatçılar, resmin boyutlarını büyütüyor ve daha çarpıcı renkler kullanıyordu. Belki de resimdeki en büyük değişim yeni konu arayışları idi. Sanatçılar birdenbire güncel olaylardan, hayal gücüne seslenen, ilgi uyandıran konuları seçmeye başladılar. Bu değişim öncelikle en hızlı özgürleşen Amerika'da gerçekleşti. Sanatçılar kendilerini eski kurallardan daha bağımsız hissediyorlardı. Amerikalı John Singleton Copley (1737–1815) tarihi olayları resmediyordu. Önce tarihi gerçekleri öğrenip sonra sahneyi çizerdi. “Binbaşı Pierson' ın Ölümü” tarzının güzel bir örneğidir (7, 9).

Fransız İhtilalcileri kendilerini yeniden doğmuş Yunanlılar ve Romalılara benze-tiyor, devrimlerini yüceltmek ve onu anmak istiyorlardı. Jacques-Louis David (1748–1825) ihtilal hükümetinin resmi sanatçısıydı. Resimleri adeta propaganda aracıydı. En ünlü resmi “Marat'ın Banyoda Öldürülmesi” idi. İspanyol ressam Francisco Goya (1746-1828) yeni kuşak bir ressamdı. Gerçekçilikten ödün verip figürlerini daha basitleştirmiş, biraz da abartı katmıştı. Mitolojik ve fantastik eserler vermişti. Buna en güzel örnek Yunan mitolojisinden bir bölümü anlattığı “Satürn” adlı eseridir (7,9).

Mistisizm alanında resimler vermiş bir diğer ressam da İngiliz William Blake (1757-1857) tir. Blake, kendi dünyasına kapanmış dindar bir insandı. Resim kurallarını kabul etmiyordu. Hayal gücüyle yarattığı farklı figürleri çiziyordu. Kendi dünyasının tanrısı olan “Urizen”i çizmişti. İç gözünün gördüklerini resmediyor, gerçeklere sırtını çeviriyordu. Hatasız çizmeye önem vermiyordu (7,9).

Konu seçme alanındaki özgürlükten “manzara resmi” çok yararlanmıştı. Daha önce sanatın küçük bir dalı olarak görülürken 18. yüzyılda insanların duygularına hitap eden, büyük ressamların yücelttiği bir tür olmuştu. William Turner (1775–1851) ve John Constable (1776–1837) farklı tarzlar kullanarak bu alanda resimler vermişlerdi. Turner son derece başarılı bir sanatçıydı. Resimleri ışık dolu, güzelliklerle kamaşan fantastik bir görünüme sahipti. Fakat 1842'de resmettiği “Kar Fırtınasına Yakalanmış Buharlı Gemi” yeni bir türdü. Constable ise gördüğü şeyleri aynen boyayabilmek istiyordu. Canlı, göz alıcı konular seçmişti. Daha önce uygulanmış renk kurallarını ihlal edip farklı boyama teknikleri geliştirdi. Resimleri ilk sergilenişinde huzursuzluk yaratmıştı. Bunların dışında romantik ressamlar da vardı. Alman sanatçı Caspar Friedrich (1774–1840) manzara resimlerini, insanların duygularını uyandıracak biçimde yapmıştı. Fakat o dönemde şiirsellikten çok Constable'ın yolunda gidenler başarıya ulaştı (7,9).

Sanayi Devrimiyle insanlar daha fazla para kazanmaya başladılar. Sanatçılara daha çok sipariş veriliyor, resimler odaların en güzel köşelerine asılıyordu. Fakat ortaya çıkan farklı üsluplardan dolayı, ressamlarla alıcıların zevkleri uyuşmamaya başlamıştı. Ressamlar siparişlere bağlı kalmayıp özgürce resim yapmak istiyorlardı. Bu durum resim satışlarında düşüş getirecekti. Sanatçılar ikilemde kalmıştı (7).

Daha fazla üslup oluştuğu için sanatçının kendini ifade edebilme yolları artmıştı. Sanatla ilgilenen kimseler, değişik şeyler yapmak isteyen sanatçılar aramaya başladılar. 19. Yüzyılda sanata katkıları olan insanların değeri öldükten sonra bilinir oldu. İki tip ressam ortaya çıktı: Gerçekçilik ve kurallara bağlı kalan muhafazakâr ressamlar ve yenilikçi ressamlar (7).

Sanattaki ilerleme en fazla Paris'te Montmartre sokaklarında görüldü. Yeni sanat kavramlarının oluştuğu bu yere, dünyanın her tarafından sanat eleştirmenleri, ustalar ve öğrenciler geldi (7).

19. Yüzyılın en önemli muhafazakâr ressamlarından biri Jean-Auguste-Dominique Ingres' (1780–1867) dir. Canlı modelleri çiziyor, doğaçlamadan nefret ediyordu. Bu düşünceye karşı çıkanlar Eugene Delacroix' (1798–1863) nın sanatını benimsiyorlardı. Çünkü o, resimde hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğunu savunuyor, kurallara uymuyordu. Çarpıcı renkleri keşfetmek ve aradığı sadeliği bulmak için 1832'de Arapların yaşadığı Tanca'ya (Fas) gitti. Ona göre figürlerin hareket halinde olması resmi yüceltiyordu. Delacroix bu yüzden şaha kalkmış atları, savaş sahnelerini ve tarihi olayları betimliyordu (7,9).

Jean-Baptiste Corot (1796–1875) gördüklerini tuval üzerine olabildiğince doğru resmetmek istemişti. Fakat atmosferi izleyiciye benimsetmek için boyayı farklı bir biçimde kullanıyor, ayrıntıların üzerinde durmuyordu (7).

Akademilerde hala saygıdeğer insanların resmedilmesi gerektiği düşünülüyordu. İlk kez François Millet (1814–1875) köylüleri resmederek bu anlayışa karşı çıktı. Daha önce köylüler küçük düşürülerek çizilirdi. Millet resimlerinde adeta köylülerin yaptığı işi yüceltiyordu. Tasarıma denge veren ölçülü bir ritmi vardı (7).

Gustave Courbet (1819–1877) , Millet' nin yolundan gidip yeni akıma bir ad koymuştu: “Gerçekçilik”. Courbet güzelliği değil, gerçeği arıyordu. Neyi çizdiğinin önemi yoktu. Renkleri ve ışığı değiştirmez, resmi daha heybetli yapmak için figürleri abartılı çizmezdi. Tarzı akademilerden çok eleştiri aldı. Düzeni bozmakla suçlanıyordu (7).

Gerçek devrim ise Edouard Manet (1832–1883) tarafından yapıldı. O da atölyelerde yapılan resimlerde ışığın yanlış kullanıldığını savunuyordu. Resmin gerçekçi gözükmesi için dışarıda yapılması lazımdı. Güneş ışığında sert kontrastlar oluşurdu. Manet'nin sert gölgeleme yöntemleri tepkiyle karşılandı. Akademiler Manet'nin resimlerini kabul etmeyince otuz yıl süren bir savaş başladı. Manet' nin resimleri giderek basitleşiyordu. Ayrıntılara daha az önem veriyor, gün ışığında yuvarlak biçimlerin lekeler gibi göründüğünü ileri sürüyordu. Yeni kuramları cisimlerin açık havadaki halini inceliyordu (6,7,9,12,18).

Manet'nin fikirlerine katılanlardan biri de Claude Monet (1840–1926) idi. Bütün resimlerin başlandığı yerde bitmesi gerektiğini savunuyordu. Fakat açık havada resim yaparken güneş ve bulutlar yer değiştiriyordu. Bu nedenle Monet resmin olabildiğince hızlı yapılması gerektiğine inanıyordu. Kaba fırça darbeleriyle, ayrıntıya önem vermeden resim yapmak bunun çözümüydü. Eleştirmenler bitmemiş, özensiz (!) resimlerine aşırı tepki gösterdiler (7,9,13,18).

Bu yeni tarza empresyonizm dendi. Resimler izleyicinin üzerinde bir izlenim bırakıyordu. Bu tip resimlere bir bütün halinde bakmak gerekiyordu. Eleştirmenler ilk başta resimlere çok yakından baktıkları için kaba fırça darbelerinden başka bir şey görememişlerdi. Fakat empresyonizm daha sonraları çok sevildi ve bütün modern akımların hareket kaynağı oldu (6, 7,9, 18).

Monet, Turner' ın ışık ve havayı resmedişinden çok etkilenmişti. Empresyonistler sadece manzara resimleri yapmakla kalmadı, günlük yaşamdan herhangi bir kesiti de betimlediler. Auguste Renoir (1841–1919) parlak boyalar kullanarak partileri ve baloları resmetti. Kullandığı kaba fırça darbeleri Hals veya Velazques' inkilerden daha belirgindi. Renoir her ayrıntıyı yapmadığı için resim daha canlı oluyordu. Ayrıntıların var olduğu resimlerin daha cansız gözüktüğünü anlayan ilk ressamlardan biri Leonardo da Vinci olmuştur. Arka plandaki detayları daha bulanık yapmak için sfumato tekniğini kullanmıştır. Camille Pissarro' (1830–1903) nun tablolarında da figürler bulanık gözükür ama tabloya bir bütün halinde bakıldığında uyum ve güzellik ortaya çıkar (7,9, 15, 19).

Sonunda empresyonizm kazandı. Monet ve Renoir saygın kişiler haline geldiler. Sanat eleştirmenleri saygınlıklarını kaybettiler. Bu zaferde en büyük pay fotoğrafçılığındı. Gerçekçiliğin önemi kalmamıştı. Fotoğraf çekmek daha pratikti. Önceleri neredeyse herkes yaşamında bir kez portresini yaptırırken fotoğraf bulununca buna gerek kalmamıştı. Empresyonistler büyük ölçüde Japon baskı resimlerinden etkilenmişlerdi. Bu resimler oldukça basitleştirilmişti. Zaten modernizme giden yolda hep bir basitleştirme arayışı vardı (7).

Resimde başka bir devrimci de Edgar Degas (1834-1917) idi. Onun zamanına kadar bütün resimlerde figürlerin en önemli yanları gözükürdü. Degas ise biçimleri en beklenmedik açılardan gösteriyordu. Bu nedenle balerinlerin provalarını izledi ve onların çeşitli duruşlarını inceledi. Resimlerine bazı balerinlerin sadece bacakları ve kolları giriyordu (7,9,11).

Paris'e gelen ressamlar empresyonizmle tanıştılar. Bunlardan biri de Amerikalı James McNeil Whistler' (1834–1903) di. Resimde konuyu değil, rengin izleyicide uyandırdığı duyguları inceliyordu. Londra'da yeni akım adına eleştirilere karşı tek başına savaş verdi. Eleştirmenler onu düzgün bir ressam olarak görmüyorlardı. Whistler yeni “estetikçi akımın” lideri oldu (7,9).

Empresyonizmle birlikte resimde yeni sorunlar oluştu. Bu sorunları ilk fark eden Paul Cezanne' (1839–1906) dı . Empresyonistlerin sergilerine katılmıştı fakat aldıkları tepkilerden memnun değildi. Rahat çalışmak için Fransa'nın Provence adlı kentine çekildi. Maddi açıdan sıkıntısı yoktu ve istediği türden resimler yapıyordu. Eski ressamlardan Poussin' in resimlerindeki gibi denge ve kusursuzluğu yakalamak istediğini söylemişti. Hacimleri daha basit bir şekilde resmetmek, güçlü ve yoğun renkler kullanmak istiyordu. Sainte-Victoire dağını birçok kez çizdi. Kolay kavranan motif oluşturmanın yanı sıra derinlik de kazandırmıştı. Fırça vuruşları özenlice ve planlanarak yapılmıştı. Sonuçta Cezanne basit şekilleri birleştirerek bir dağı betimlemişti. Re-simlerinde figürlerin yerini dikkatle seçmiş, aralarındaki uyuma bakmıştı. Cisimlerin dış hatlarının doğruluğunu feda etmişti. Ayrıntıları çarpıtmak onu rahatsız etmiyordu (6,7,8,9,10,18).

Cezanne empresyonizmde düzen üzerinde çalışırken Georges Seurat (1859–1891) renk teorisini incelemeye karar verdi. Resimlerini küçük noktalar kullanarak mozaik gibi boyadı. Renklerin beynimizde kaynaşacaklarını savunuyordu. Bu tarza sonradan noktacılık dendi. Tüm hatlar kaldırılmış ve düzeni korumak için resim basitleştirilmişti (7,9,18).

1888'de Hollandalı ressam Vincent van Gogh (1853–1890) Güney Fransa'ya resim yapmaya geldi. Yoksulluk ve yalnızlık acısı çeken bu genç yeni bir teknikle resim tarihinde çağ açtı. Ne yazık ki resimleri o zamanlarda rağbet görmediği için van Gogh delirdi ve intihar etti. Van Gogh empresyonizm ve noktacılıktan etkilenmişti. Düz fırça vuruşları ile saf renkleri kullanmayı seviyordu. Bu yeni tarza ekspresyonizm dendi. Van Gogh'un fırça vuruşları ve kullandığı renkler kendi ruhsal durumunu açıklıyordu. Tarlalar ve ay çiçekleri gibi sıradan şeyleri resmetti. Resimleri kesinlikle gerçekçi değildi, perspektifi yanlıştı, ama renkler insanın duygularını harekete geçiriyordu. Nesnelerin renklerini ve biçimlerini değiştirmekten çekinmiyordu. İzleyici manzara resimlerinden bile van Gogh' un duygularını anlayabilir. Ressamlar bu yeni stili ilerde daha da basitleştirecek ve rasgele çizilmiş çizgilerle duygularını anlatacaktı (7,8,9,16,18).

Van Gogh'un arkadaşı ressam Paul Gauguin ' (1848–1903) in durumu daha değişikti. Çok gururlu ve tutkulu biriydi. Oldukça ileri bir yaşta resme başlamıştı. Bir delilik nöbeti geçiren van Gogh tarafından saldırıya uğrayınca, Gauguin Paris' e kaçtı. Farklı renklerle tanışmak için Tahiti'ye gitti. Aradığı üslubu uygarlıktan yoksun olan yerlerde bulan ilk ressam o değildi. Döndüğünde primitif (!) resimleri hayretle karşılanmıştı. Gauguin de bunu istiyordu. Resimlerinde sadece konu egzotik değildi, yerlileri resmederken adeta onların ruhlarını da ortaya koyuyordu. Onların ilkelliğinden etkilendi. Cezanne'dan farkı resimde derinlik izlenimini yok etmesidir. Gauguin Avru-pa'da anlaşılamayınca Tahiti'ye dönmeye karar verdi. Orada hastalık ve yoksulluktan öldü (7,9,18).

Cezanne, van Gogh ve Gauguin yaşamlarında pek rağbet görmemiş olabilirler ama modernist akımların öncüleri oldular. Cezanne'nın hacim kavramı kübistlere, van Gogh'un resimle birlikte duygularını anlatması ekspresyonistlere ve Gauguin'in ilkelliği primitiflere ilham kaynağı oldu. Onların uğraştığı konular üzerine yeni çözümler geldi. Japon sanatına bakarak yeni kuşak ressamlar basitleştirme uğruna derinlik ve detayların feda edilmesiyle resmin daha güçlü olduğunu anladılar (7,8,9).

Pierre Bonnard ' (1867–1947) ın resimlerinde ışık ve parlamalar duvar halılarındaki gibi ustaca yapılmıştı . Ferdinand Hodler (1853–1918) resimlerini Japon çizimlerine benzetti. Olabildiğince basit çizdi. Bu tip resimler afişleri anımsatıyordu. Japon sanatı reklamcılıkta da kullanıldı. Bu tür çizimlerde en çok tanınan Toulouse-Lautrec (1864–1901) oldu. Çizdiği Cabaret ve Moulin-Rouge afişleri ilgi çekiyordu (7,9).

Bütün bu süreç sonunda resimde basitleştirmeye gidildi. Modern Resim doğdu (7,8).

20. yüzyılın başında ressamlar doğayı olduğu gibi resmetmenin çelişkili bir durum olduğunu anladılar. Aslında gördüğümüzü bildiğimizden ayıramayız. 1910' larda sanat dünyasında Afrika maskelerine, heykellerine duyulan bir hayranlık vardı. Afrikalılar doğaya bağlı değildiler. Akıllarına geleni yapıyorlardı. Bu özgürce ifade şekli Avrupa'daki ressamlara da geçti. Sade ve güzel eserler yaratmak istiyorlardı. Modern anlayış buydu (4,7,14).

Van Gogh kendi resimlerini karikatüre benzetmede haklıydı, çünkü karikatürcüler çizdikleriyle izleyiciye bir mesaj ve duygu verirdi. Van Gogh'un resimleri de aynı işlevi görüyordu. Korku, sevgi ya da nefret gibi duyguların dışa vurulması için resimde çarpıtma ve abartı gerekiyordu. Edward Munch (1863–1944) abartılmış resimler yapıp vermek istediği duyguyu çok güzel fark ettirmiştir (7,9).

Ekspresyonist sanatın sevilmeyen kısmı güzellikten uzaklaşılmasıydı. Figürlerin çirkinleştirilmesi ve bozulması bu tarzın bir gereğiydi. Ekspresyonistler fakirliği, sefaleti ve acıyı yorumladıkları için resmi çirkinleştirdiler. Bu özellikler Kaethe Kollowitz ' in (1867–1945) resimlerinde açıkça görülür: Silezya'daki dokuma işçilerinin sefaletini çok dokunaklı bir şekilde anlatmıştır (7).

Hala bir arayış içerisinde olan Alman ressamlar Die Brücke (köprü) adını verdik-leri bir dernek kurdular. Geçmişle olan bağlarını tamamen koparıp yeni bir gelecek için savaşmak istiyorlardı. Bu grubun üyesi olan Emil Nolde (1867–1956) afişleri andıran etkili resimler yapmıştı. Ekspresyonist akım en fazla Almanya' da ilerlemişti. Naziler iktidara gelince modern resmi yozlaşmış buldular ve temsilcilerini sürgüne gönderdiler. Hayata güzel yanından bakmayı reddedenlerden biri de Oskar Kokoschka ' (1886–1980) ydı. Yapıtları güzel olsa da içinde bir hüzün ve acı vardı. Bunun sebebi figürlerinin duru-şu ve kullandığı renklerdi. Ekspresyonizm giderek soyutlaşıyordu. Rus ressam Vassily Kandinsky (1866–1944) non-figüratif çalışıyordu, ama resimlerinde bir ruhsallık vardı. Renkleri çarpıcıydı ve izleyiciye coşku veriyordu. Kandinsky resimlerine “rengin müzi- ği” diyordu (7,8,9).

Sanatçılar artık “barbarca” resim yapıyorlardı. 1905'te Paris'teki bir sergide bu ressamlara “ fovlar ” dendi. Doğanın biçimlerini reddettikleri ve çarpıcı renkleri sevdikleri için bu ismi almışlardı. Örneğin Henri Matisse ' in (1869–1954) resimlerinde dekoratif bir etki vardı. Eserleri çocuk çizimlerini anımsatıyordu (7,8,9).

Paris'te ise kübizm denen bir akım çıkıyordu. Bu akım figürü ortadan kaldırmaya değil yeniden betimlemeye çalışıyordu. Amaç basit geometrik şekillerden bir cismi üç boyutlu çizebilmekti. Artık biçimlere ışık ve gölge kullanarak hacim verilmeyecekti (4,7,14).

Cezanne'dan hiçbir ressam Pablo Picasso (1881–1973) kadar etkilenmemişti. Mavi ve pembe döneminde ekspresyonistlerin hoşlanacağı konuları resmetmişti: Dilen-ciler, kimsesizler, sirklerde çalışanlar. . . Daha sonra Afrika sanatından etkilenip resmi basitleştirme yoluna gitti. Cezanne doğayı küreler, koniler ve silindirlerden oluşmuş gibi görmeyi öğütlemişti. Picasso bu tarzı denemeye karar verdi. Amacı bir cismi üç boyutlu olacak şekilde tekrar inşa etmekti. Objeyi en kolay tanımlanabilecek açıdan çiziyordu. Örneğin bir kemanın ön yüzünü resmediyordu. Fovlar cismi ışıklandırma yoluyla belirtmek isterken kübistler hacimleme yolunu kullanarak adeta yapbozlar yaratmışlardır. Picasso sadece kübizmle kalmamış neredeyse resimdeki her tekniği denemiştir. Zekâsı ve ustalığıyla resimlerini daha sade yapabilmiştir (4,7,8,9,14,18).

“Her zaman için önce biçim sonra konu gelir”. Bu düşüncenin en iyi örneği İsviçreli ressam ve müzisyen Paul Klee ' (1879–1940) dir. Bauhaus 'da öğretmendi. İmgeleri değişik şekillerde yaratmanın onları düpedüz kopya etmekten çok daha doğal olduğuna inanıyordu. Klee'nin resimleri biçim ve konu bakımından bir bulmaca gibidir. Sanatçı resmi yaparken aklına yeni şeyler geldikçe biçimler üzerinde oynamıştır. Çoğu modern sanatçıya göre bu yanlıştı. Bir yapıtın kurallar çerçevesinde kendini tamamlama- sına izin verilmeliydi (7,8,9).

Lyonel Feininger (1871–1956) iki boyutlu bir yüzeyde hacim ve hareket duygusu yaratmak için zekice bir yöntem geliştirdi. Resimleri birbiri üstüne binen üçgenlerden oluşuyordu. Bu üçgenler tiyatro sahnesindeki saydam tül perdeler gibi resme derinlik duygusu veriyordu (7,9).

Piet Mondrian (1872–1944) renkli kareler ve dikdörtgenler yaparak insanların duygularını uyandırmaya çalışıyordu. Mondrian renklerin arasındaki uyumu incelerken Ben Nicholson (1894–1982) şekillerle ilgilendi. Farklı kalınlıktaki beyaz kartonlara belirli bir düzen içinde daireler, kareler ve dikdörtgenler oydu (7,8,9).

İlkelcilik , ilk sergide çok beğenilmişti. İnsanların beğenisi değiştikçe resim okumamış insanlar arasından ressamlar çıktı. Henri Rousseau (1844–1910) gümrük memuru iken ünlü bir ressam oldu. Bu da akademi anlayışının modern resme ayak uyduramadığının kanıtıdır. Rousseau' nun resimlerinde öyle bir sadelik, şiirsellik ve çocuksuluk vardır ki onun usta olduğunu kanıtlar. Çocuksu saflığa ve sadeliğe ulaşmış diğer bir sanatçı Marc Chagall ' (1887–1985) dır. Sıradan insanların yaşamından kesitler resmetti. Amerikalı Grant Wood (1892–1942) da yaşadığı eyalette tarlaların kilden modellerini yapıp manzara resimlerine farklı bir bakış açısı getirdi (7,9).

İtalyan Giorgio de Chirico ' (1888–1978) nun isteği farklı ve şaşırtıcı olmaktı. Değişik malzemeleri bir araya getirerek bulmaca gibi kompozisyonlar oluşturdu. Rene Magritte (1889–1967) de sürrealist resimler yapmıştı. Fakat bu tarzın ustası Salvador Dali' (1904–1989) di. Bilinçaltındakilerin su yüzüne çıkmasını sağlayacak bir zihinsel düzeye ulaşmanın özlemini çekmişti. Resimleri adeta bilmece gibiydi. Aralarında hiç bağ olmayan figürleri bir araya getirip, hatta birleştirip çok güzel kompozisyonlar çıkardı (7,8,9).

Zürich'te başlayan “ Dada ” akımı aşırı uçtaki hareketlerdendi. Bu akım sanata, eleştirmenlere ve politikacılara duyulan öfkeyi betimliyordu. Jackson Pollock ' un (1912–1956) resimlerinde konu değil kullandığı lekecilik tekniği ilgiyi çekti; çocukların karalamalarındaki sadeliği yakalamıştı. Soyut Ekspresyonizm olarak adlandırılan bu tarzda Pollock'un aşırı tekniklerini kullanmasa da birçok ressam güdülerine teslim olmak gerektiğini düşünüyordu (7,8,9).

Yeni akım “Zen Budizm” denen dinden de etkilenmişti. Kandinsky, Klee ve Mondrian gibi gizemci sanatçılar resimlerine insanların “iç gözü” ile bakmaları gerektiğine inanıyorlardı. Budizm'de buna “kutsal delilik” deniyordu. Bu dinin bir başka öğretisi de insanların aydınlanmaları için mantıktan uzaklaşmaları gerektiğiydi. İnsanlar bu tür tablolara baktıkça ilgisi artacak ve onlardan hoşlanacaktı (7).

Belki de sanatçılar yapıtlarının fotoğraflar gibi çoğaltılmamasını istemiş ve özgün bir şey yaratmaya çalışmışlardı. Bazıları da yapıtının orijinalinin etkileyici olmasını isterdi. Mesela dev bir tuvale yapılan resim fotoğrafa indirgendiğinde etkisini kaybeder. Bazı sanatçılar resimlerinde boya yanında çamur, kum, gazete, kumaş, teneke gibi başka malzemeler de kullanmışlardır (7,4).

20. yüzyılın sonlarına doğru daha farklı sanat akımları ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Op Art ' tır. Bu resimlerde gözün bazı optik özelliklerinden yararlanarak yapıtın daha çok bir illüzyona dönüşmesi sağlanır (7,9).

1940larda en çok dikkat çeken sanatçı Nicolas de Stael 'dir (1914–1955) . Ustaca fırça darbeleriyle yapılmış çok yalın eserleri vardır (7,9).

iorgio Morandi (1890–1964) renkleri ve biçimleri doğru dengeleyerek resmini yarım bırakmaktan kaçınmıştır. Chirico' nun resimlerinden etkilenen Morandi moda akımlarla uğraşmayarak resim sanatının sorunlarıyla ilgilendi. Işık konusunda deneyler yaptı. Morandi gibi resim yapan başka ressamlar da vardı. Onlar modaya uymak değil yeni modalar yaratmak istiyorlardı. Örneğin Pop Art' ta çizgi romanlardan yararlanıl- mıştı. Sanat karşıtı akımlar entelektüel insanların konusu olmuştu (7,8,9).


Tarih: 12:10, 28/4/2007 Kategori: sanat tarihi
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

ressamlardan örnekler

Pencere ve düşler

Blue Nude
Blue Nude
Genel söylemiyle “modern resim” olarak adlandırılan bir grup eser vardır; hani cafelerde ya da bir arkadaşın odasında duvarda gördüğümüz, tanıdık gelen resimler. Genellikle bunların yaratıcılarını fazla tanımayız ya da birkaç resminden fazlası hakkında fikrimiz olmaz. İşte bu sanatçılardan bir tanesi, açık pencerelerden görünen düşsel manzaraları resmetmeyi pek seven Fransız ressam Henri Émile Benoît Matisse.

Matisse, 20. yy. sanatının en modern ve farklı figürlerinin yaratıcılarından biri. Ressamlığının yanı sıra, heykel sanatçısı ve grafik tasarımcısı olarak da tanınır.

Le Cateau’da (Fransa) 1869 yılında doğmuş, hukuk okumuş. 1890 yılında geçirdiği bir apandisit operasyonu sonrası yatakta oyalanmak için resme başlamış. Bakınız, bazen bir apandisit patlaması bile hayırlı sonuçlar doğurabiliyor... 1892 yılında hukuk kariyerinden vazgeçmiş, Paris’e gitmiş ve resim okumuş. Tutucu hocaların elinde önceleri daha çok geleneksel sanat çalışmış. Ancak zamanla, aralarında Monet, Cezanne, Van Gogh gibi ressamların bulunduğu izlenimci akımdan etkilenmeye başlamış. Kendi içinde dönemlere ayrılan bu akımın, uçuşan renkler, göller ve sokakların gün ışığında değişen renklerinin yumuşacık bir şekilde tuvale döküldüğü döneminden çok; Cezanne ile başlayan, gölgeler ve ışıktan uzak durup, resmin renk dengesini korumak uğuruna varlıkların anatomilerini bozmayı yeğleyen anlayışın temsilcisi olmuş. Renk kullanımı ve formları uzaysal biçimlere çevirmede özgür bir tarz benimsemiş.

Cezanne- Quarry and
Mont Sainte-Victorie
Cezanne-Bathers
(Matisse’nin tılsımı saydığı ve çok etkilendiği tablo)
Van Gogh- The artist’s bedroom

1903 ve 1904’de Henri Edmon Cross ve Paul Signac’ın noktalama tekniği ile yaptıkları resimleri ile karşılaşmış.

Henri Matisse: Pencere ve düşler

Paul Signac-The Red Buoy
Paul Signac-
The Red Buoy
Madame Matisse (Green Stripe)
Madame Matisse
(Green Stripe)

Cross ve Signac, saf boya maddelerinin küçük vuruş ve darbeleriyle, noktalarla yoğun bir renk cümbüşü ve güçlü bir görsel titreşim yaratabiliyorlardı. Onların tekniğinden etkilenen Matisse, bunu daha geniş vuruşlarla yapmaya başlamış. Çok kesin hatlı ve cesur renk kullanımları üretmiş. Karısını resmederken kullandığı bu teknik, alın ve burundaki yeşil darbelerde kendini iyice gösteriyor.

1905 yılında renk kullanımında serbestliği iyice benimsemiş. Bunun en iyi örneklerinden biri, The Open Window isimli eseri. İşte bununla birlikte, Matisse’nin pencerelere olan düşkünlüğüne bir göz atmakta fayda var:

 

Harmony in Red of Saint-Michel Interior at Collioure Interior in Aubergines
Harmony in Red of Saint-Michel Interior at Collioure Interior in Aubergines

The Open Window The Blue Window Studio, Quay
The Open Window The Blue Window Studio, Quay

diye sürüp gidiyor pencereli resimleri..

Henri Matisse: Pencere ve düşler

Yine 1905’e dönelim. Bazı ressam arkadaşları ile eserlerini sergiledikten sonra Paris sanat dünyasının dikkatlerini üzerlerine çekmişler. Duygusal akımın uçlarında oldukları, çok canlı renkler kullandıkları, resimlerindeki coşku ve güçlü fırça darbeleri ile gelen hareket nedeniyle aykırı çocuklar olarak görülmüşler ve kendilerine Les Fauves; yani vahşi canavarlar denmiş. Grubun lideri konumunda da Matisse yer almış.

Resimlerinde hareket ve canlılığı iyimserlikle işleyen Matisse, dans ve müzik temalarına ayrı bir ilgi göstermiş. Dansçılar, daha doğrusu genel olarak insan figürleri yer almış resimlerinde. Bunu bronz heykellerinde de, grafik çalışmalarında da görmek olası.
 

The Red Studio
The Red Studio




Matisse’nin eski Türk Sanatı olan minyatürden de etkilendiği gözlenebiliyor. Minyatürlerin ana özelliği olan boyutsuz ve her nesnenin izleyici ile aynı uzaklıkta göründüğü motiflerden etkilenmiştir. Bunu daha sade renklerle uyguladığı, Kırmızı Stüdyo adını verdiği resimde açıkça görülüyor.



1920’lerden ölümüne kadar, Fransa’nın güneyinde, özellikle de sakinliği ve ılık güney havası nedeniyle sevdiği Nice’te yaşamış. Yaşlılık zamanında, yaptığı en yorucu iş, Cannes yakınlarındaki Saint-Marie du Rosaire Kilisesi’nin dizayn ve dekorasyonunu 1947-1951 yılları arasında gerçekleştirmek olmuş.Hayattayken de değer görmüş, hayranlar edinmiş, peşinden ressam adaylarını sürüklemiş ve ömrü boyunca, dünyayı bir şekilde etkileyen eserler yaratmaya devam etmiştir.

Saint-Marie du Rosaire Kilisesi
Saint-Marie du Rosaire Kilisesi

Henri Matisse: Pencere ve düşler

Tuval başında ayakta duramadığı son zamanlarında, dekopaj ve kanvas üzerinde parlak kağıtları aranje ettiği kolaj tekniği üzerinde çalışmış ve belki de en bilinen eserlerini ortaya çıkarmış.

1954 yılında ölen ressam, dünyanın en sancılı dönemlerinden birinde yaşamış, en büyük savaşlar ve kıyımlara tanık olmuş olmasına rağmen ya da belki de bunun yüzünden, öğretici ve mesaj verici bir kaygı taşımamış. Belki o da korku ve şiddetten fazlasıyla çekmiş olduğu için bunların izini resimlerine yansıtmamış.
 

Icarus Blue Nude
Icarus Blue Nude

Matisse’nin özellikle son dönem eserleri, iç dekorasyondan giysilerimize, mimariden aksesuarlara, hayatın içine işlemiş birer pop art unsuruna dönüşmüşler diyebiliriz.Onun resimleri konforu, sığınmayı ve rahatlığı yansıtır. İçgüdü ve önsezinin önemine inanan ressama göre, bir sanatçı, renkler ve form üzerinde bütünüyle hakimiyet sağlayamaz; bunun yerine renkler, şekiller, çizgiler nasıl bir araya geleceklerini sanatçıya hissettirirler. İşte o da kendini sanatın ellerine bırakıvermiş. Matisse’nin özellikle son dönem eserleri, iç dekorasyondan giysilerimize, mimariden aksesuarlara, hayatın içine işlemiş birer pop art unsuruna dönüşmüşler diyebiliriz. Bunun örneklerini de pek çok yerde görmek mümkün.

Matisse’nin özellikle son dönem eserleri, iç dekorasyondan giysilerimize, mimariden aksesuarlara, hayatın içine işlemiş birer pop art unsuruna dönüşmüşler diyebiliriz. Matisse’nin özellikle son dönem eserleri, iç dekorasyondan giysilerimize, mimariden aksesuarlara, hayatın içine işlemiş birer pop art unsuruna dönüşmüşler diyebiliriz. Matisse’nin özellikle son dönem eserleri, iç dekorasyondan giysilerimize, mimariden aksesuarlara, hayatın içine işlemiş birer pop art unsuruna dönüşmüşler diyebiliriz.

Son olarak bir şey daha eklemeliyiz; pek çok sanatçının kaderi olan yaşarken değeri bilinmeme durumu, Matisse’nin başına gelmemiştir. Hayattayken de değer görmüş, hayranlar edinmiş, peşinden ressam adaylarını sürüklemiş ve ömrü boyunca, dünyayı bir şekilde etkileyen eserler yaratmaya devam etmiştir.

Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 12/4/2007
  • Resim Sanatı-Ressamlar

    Kategori: sanat

     

    Ressamlar, resim akımları, sanat tarihi... Bunları öğrenmek tabii ki faydalı, zaten bu konuda daha önce de ahkam kesmişliğimiz yok değil. Şimdi işe farklı bir anlayışla bakalım ve spesifik bir konu, resim sanatında nasıl işlenmiş görelim, gösterelim dedik. Sanat ruhumuzu besler, bu arada bazen bedenimizi besleyen gıdalardan da ilham alır. Evet, resimde yiyecek Resim Yiyelim...ve yiyecekle ilgili konular nasıl ele alınmış, örneklerle açıklıyoruz...

    Michelangelo Merisi da Caravaggio (1571 - 1610), İtalyan rönesans ressamı. Azizlerin ve dini figürlerin detaylı, gerçekçi ve teatral tasvirleriyle tanınan sanatçının son derece görkemli bir natürmort çalışmasını sayfamıza konuk ediyoruz.

    Çiçekli ve Meyveli Natürmort

    Resim Yiyelim...
    Abraham Mignon
    (1640 - 1697),
    Alman barok dönem ressamı. Günümüzde Louvre gibi çok önemli müzelerde resimleri bulunuyor. Natürmort sanatçısı Jacob Merrel'le birlikte çalışmış, onun tarzından çok etkilendiği için natürmort eserler üretmiş daha çok çiçek resmetmeyi seçmiş. Ama biz elbette burada konumuz gereği onun yiyecekli çalışmasına yer veriyoruz.

    Resim Yiyelim...Meyveli Natürmort


    Fransisco Goya
    (1746 - 1828), İspanyol ekspresyonist ressam. Kraliyet ailesinin tablolarından duvar dokumalarına kadar çok geniş bir yelpazede eserler veren sanatçının çok karanlık resimleri de var. Büyük ressam Goya'nın yiyecek konseptli resimlerinden birini gururla yazımıza dahil ediyoruz.

    Manzaranes'in Pikniği

    Resim Yiyelim...Édouard Manet (1832 - 1883), Fransız sanatçı. Realist ve empresyonist akımlar arasındaki dönemin ressamı olan Manet, gençliğinde boş zamanlarını Louvre'da geçirir ve ünlü resimleri kopya edermiş. Goya'nın tekniğinden çok etkilenen Manet, daha çok günlük hayattan sahneler resmetmiş. Fotografik bir ışık ve modern bir yapıya sahip olan resimler üreten Manet'nin yiyecekli resimleri de var...

    Resim Yiyelim...Kavun, Şeftali ve Üzümler

    Claude Monet (1840 - 1926), Fransız empresyonist ressam. Renoir ile birlikte bu akımın yaratıcısı olmuşlar, hayat boyu da dost kalmışlar. Impression, soleil levant isimli resmi söz konusu akıma adını vermiş. En çok renkli doğayı, çiçekleri ve köprüleri resmeden ressam, toprakla uğraşmayı da çok seviyormuş.

    Öğle Yemeği

    Resim Yiyelim...Auguste Renoir (1841 - 1919), Fransız empresyonist ressam. Monet ile yakın arkadaş olan Renoir, günümüzde de resimleri en çok bilinen ve kopya edilen ressamlardan biri. Açık hava, dans, kalabalık insan grupları gibi sahneleri resmetmeyi seven sanatçı, evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra aile portreleri de çizmeye başlamış. Renoir, Louvre'da kendi resimlerini diğer eski ve önemli eserlerle yan yana görebilme şansına da erişmiş.

    Meyveler

     

    Paul Cézanne (1839 - 1906), Fransız ressam. Empresyonizm ile kübizm akımları arasındaki geçiş dönemi sanatçılarından biri olan Cézanne, modern resmin yaratıcısı sayılıyor. O kadar ki Matisse kendisi için "hepimizin babası" tanımlamasını kullanmış. Bu baba ressamın bir çalışmasını buraya koymasaydık içimiz sızlardı...

    Ekmek ve Yumurtalar

    Resim Yiyelim...
    Paul Gaugin
    (1848 - 1903), Fransız post-empresyonist ressam. Tarzıyla 20. yy resim sanatına yenilikçi renkler getiren sanatçı
    Van Gogh ile de çalışmıştır. Natürmort olmayan yiyecek konulu resimlere güzel bir örnek...

    Ağaçtan Meyve Toplayan Adam

    Resim Yiyelim...

    Vincent Van Gogh
    (1853 - 1890), Alman ressam. Avrupa sanat tarihinin en büyük sanatçılarından biri kabul edilen Van Gogh, ölümünden sonra değeri bilinen ressamlardan biri.
    Ekspresyonizm ve soyut akım üzerinde çok büyük etkisi olan sanatçı, sarı rengi çok fazla kullanması ve yaşadığı psikolojik sorunlarla da tanınıyor.

    Gece Vakti Café Terrace

    Resim Yiyelim...

    Paul La Croix
    (1858 - 1869), Fransa-İsviçre asıllı, Amerikalı ressam. Genellikle natürmort resimler yapmış ve halkın anlayabileceği tarzda ve sadelikte çalışmayı seçmiş. Çileğin ağaçta değil yerde yetiştiğini biliyorsunuz değil mi? Bilmeyenler için işte ispatı:

    Resim Yiyelim...Çilekler



    Paul Signac
    (1863 - 1935), Fransız neo-empresyonist ressam. Georges Seurat ile birlikte Pointillism (resimde de gördüğünüz gibi bir nevi noktalama) tekniğini yaratan, modern resmin öncülerinden biri olan Signac, noktalayarak bir yemek odası resmetmiş. Bakınız...

    Yemek Odası

    Resim Yiyelim...Henry Matisse (1869 - 1954), Fransız ressam. Picasso ve Kandinsky ile birlikte modern resmin en büyük sanatçılarından ve en hayran olduğumuz ressamlardan biri. Manet, Signac ve Cézanne'dan çok etkilenmiş, geleneksel Japon resmine hayran, canlı renkler kullanmaya düşkün olan Matisse, yaşarken değeri bilinen ender Resim Yiyelim...ressamlardan biri olarak tarihteki yerini almış.

    Akşam Yemeği Masası

    Pablo Picasso (1881 - 1973), İspanyol ressam. Tam adı yazamayacağımız kadar uzun olan Picasso, tüm zamanların en büyük sanatçılarından biri sayılıyor. Georges Braque ile birlikte kübizm akımının kurucusu. Ressamlığın yanı sıra heykeltıraş ve şair de olan sanatçı, sanıyoruz resimle en ilgisiz kişilerin bile tanıdığı, modern sanatın en büyük üstatlarından biri. Yiyecek konseptli bir resmini memnuniyetle sergiliyoruz...

    Üzüm Salkımı ve Dilimlenmiş Armut Kompozisyonu

    Resim Yiyelim...Edward Hopper (1882 - 1967), Amerikalı ressam. Şehir hayatını gerçekçi bir şekilde resmeden sanatçı, kübist akımdan çok etkilenmiş. Nighthawks isimli eseri çok popüler olan sanatçının en önemli resimleri, 2004 yılı içinde Londra ve Köln'de sergilenmiş.

    Bayanlar Masası


    Tarih: 10:35, 28/4/2007 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    oryantalist bir çalışma


    Tarih: 23:10, 29/3/2007 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    oryantalist bir çalışma


    Tarih: 23:08, 29/3/2007 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    heykel sanatı

    Heykel, sanatsal bakış açısıyla meydana getirilmiş üç boyutlu formlara denir. Heykel temelde mekanın kapsanması, kavranması ve mekan ile ilişki kurulması ile ilgilenir.

    Genellikle insan, hayvan ya da nesnelerin heykelleri yapılır.Taş ve ahşap gibi malzemelerden yontularak yapılabileceği gibi; kil, balmumu gibi ara malzemelerden modellenerek, bronz ve tunç gibi metallerden dökülebilir. Büst, rölyef ve tors gibi heykel türleri vardır.

    Konu başlıkları

    <****** type=text/**********> //

    Heykelin tarihçesi [değiştir]

    Heykel ve heykelciliğin tarihi eski zamanlara kadar uzanır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda mermer, ağaç, taş, pişmiş toprak, maden vs. gibi çok çeşitli malzemeden yapılmış heykel ve heykelciklere rastlanmaktadır. Bunlar ve diğer heykeller üzerinde yapılan incelemelerden, heykellerin büyük bir kısmının çeşitli kavimlerin ilah olarak tanıdıkları varlıkları tasvir ettikleri, bazılarının kral-kraliçe gibi hükümdar ailelerini, kahramanları ve kahramanlık olaylarını, bilim, sanat ve sporda meşhur olmuş kimseleri, bir kısmının da çeşitli insan ve hayvanları tasvir ettikleri anlaşılmıştır. Tarihi araştırmalar, ilk heykelin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hakkında herhangi bir netice vermemektedir.

    Tarihi çok eski olduğu bilinen heykel ve heykelciliği bu derece yaygınlaştıran asıl sebep, inançtır. Çeşitli devirlerde yaşamış insanların tapındıkları ve ilah tanıdıkları şeylerin ağaç, taş, maden üzerine işlemeleri ve ibadetlerini bunlara karşı yapmaları, heykel ve heykelciliğe cemiyet hayatında geniş yer verilmesine yol açmıştır.

    İlk çağ topluluklarında sanatçılar genellikle bir geleneği devam ettirir. Ortaya konan eser, toplumun ortak malı olarak kabul edilir. Dolayısıyla eserler sanatçıları değil üretildikleri kavim ve toplulukların adıyla anılırlar.

    İlk çağ heykelciliğinin özellikleri

    Tarımsal faaliyetlerin başlamasıyla birlikte, verimsizlik sorununa çare olarak, Magna Mater (Ana Tanrıça) heykelcikleri yapılmıştır. Bu heykelciklerin malzemesi ağaç ya da topraktır.

    Heykeller genel olarak aynı duruşu sergiler, kişisel özellik taşımazlar. Baş oranları vücudun geneline göre büyüktür.

    Üç boyutlu heykellerde bile uzuvlar çizilerek gösterilir. Heykel yüzeyleri çizilerek süsleme yoluna gidilir.

    Mısır heykel sanatı [değiştir]

    Kültür alanında otuz yüzyıl boyunca süreklilik gösteren Mısır’da heykeltıraşlar ağaç, granit, bazalt, profir gibi dayanıklı malzemeler kullandılar. Tapınakların ve mezar anıtlarının iç ve dış cephelerini heykeller ve rölyeflerle süslemişlerdir.

    Mısır’da heykelcilikte zaman içinde gelişen bir üslupçuluk söz konusudur. Bu üsluplaşma özellikle figürlerin duruşlarında ve vücudu kaplayan kumaşların yapımında kendini gösterir. Figürler genel olarak durgun ve hareketsizdir. Frontal duruş hâkimdir. Ayakta duran figürlerde, vücut ağırlığı iki bacağa eşit olarak dağıtılır. Heykelin ortasından bir çizgi çekilirse iki eşit parça elde edilir. Kollar vücuda yapışık şekilde aşağıya sarkar, eller yumruk şeklindedir.

    Mısır heykelcileri çok büyük ve sert taşlar yontuyorlardı. Bu durum onları çalışmalarında sadeleşme yapmaya yöneltti. Dolayısıyla heykellerde adale, kas gibi detaylar görülmezken, yüzlerde de ifade de yoktur. Yalnızca mezarlara, dini inançlar gereği konan heykeller, ölünün ruhuna ev sahipliği yapacağından sahibine benzemesi zorunluluğu taşır.

    Kral heykelleri sert taşlardan yapılırken, yumuşak taşlardan ve ağaçtan yapılan prens, rahip ve memur heykelleri bulunur.

    Yeni imparatorluk döneminin en güzel eser, Amerna şehrinde bulunan Kraliçe Nefertiti’ye ait olan büsttür. Sanatçısı bir yanda geleneğe bağlı kalmaya çalışırken, bir yandan da modelinin şahsi özelliklerini betimlemeye çalışır. Gize piramidinin yanında bulunan Sfenks heykeli ise eski krallığın krallarından olan Kefren’nin portresini taşır.

    Rölyefler daha çok tapınak ve mezarların duvarlarını süsler. Mısır rölyefleri daima bir olayı anlatır. Rölyeflerde baş, kollar, ayaklar, bacaklar ve gövde profilden; gözler ve omuzlar ise cepheden gösterilir.

    Yunan heykel sanatı [değiştir]

    Yunan heykelinde, kişisel özellikler değil, ortak ideal tip önemlidir. İdeal yüzler, ideal ölçülere uygun insan vücutları Yunan heykelinin başlıca özelliğidir. Başlangıçta kil, taş fildişi, kemik ve tunç gibi malzemelerden ilkel heykelcikler ortaya koyan Yunan heykelcileri zaman içerisinde bunu geliştirmişlerdir. Heykel sanatının gelişmesine ve anıtsal heykeltıraşlığın ortaya çıkmasının nedenleri arasında olimpiyatlarda başarı kazanan atletlerin heykellerinin dikilmesi geleneği, gelişen mimariye bağlı olarak, tapınakların taştan yapılması ve bunların iç ve dış cephelerinin, kabartmalarla süslenmesi sayılabilir.

    Yunan heykeli karşıtlıklar ve bunun yarattığı dinamizm üzerine kuruludur. Baş başka, kollar ve bacaklar başka başka yönlere bakarlar. Bu durum gösteriyor ki Yunan heykelcisi vücut nüansları üzerinde çalışmıştır.

    Yunan heykelcileri örtü altından hissedilen gövdenin formunu ortay çıkarmanın çekiciliğini fark etmişlerdir. Bundan dolayı, gizlerken göstermek yunan heykelciliğinde bir motif olmuştur.

    M.Ö. 7. ve 6. yy.da iki büyük heykeltıraşlık ekolü görülür:

    •Girit Pelepones

    •İyonya

    Yunan heykelciliği üç bölümde incelenebilir: •Antik Çağ (m.ö. 490–460) •Klasik Çağ •Helenistik Devir (m.ö. 330–30)

    Antik çağ [değiştir]

    Bu dönemden itibaren vücudun ağırlığının bir bacak üstüne verildiği, böylelikle frontal duruşun değiştiği görülür. Bu yeni duruşun gelişmiş örneğine Olimpiya Zeus tapınağında rastlanır.

    Klasik çağ [değiştir]

    Bu dönem Panteon tapınağının içinde bulunan altın, fildişi Athena heykelini yapan heykeltıraş Fidyas ile en parlak çağına ulaşmıştır. Bu heykel kaybolmuştur. Günümüze kalan ise zamanında Romalıların yaptığı kopyadır. Sanatçı en çok tanrı heykelleri yapmıştır.

    Helenistik çağ [değiştir]

    Bu dönemde portrecilik gelişmiştir. Özellikle devlet adamlarının portreleri yapılmıştır. Bunlar arasında Büyük İskender portreleri ve bunların sanatçısı Lisppos öne çıkar. Sanatçı o zamana kadar uygulanmakta olan oranlar sistemini değiştirmiştir. Baş küçülmüş, gövde uzamış, baş vücudun 1/6’i olmuştur.

    Roma heykel sanatı [değiştir]

    Romalılar bu alanda yaratıcılık gösterememişlerdir. Yunanistandan heykeller getirtmişler ve bunları kopyalayarak çoğaltmışlardır. Buna karşılık portrecilikte başarı göstemişlerdir. Bu durum dini geleneklerle bağlantılıdır. Roma geleneklerine göre ölen bir kişinin yüzünün balmumundan kalıbı alınır ve cenazeden sonra evin bir köşesinde saklanırdı. Özellikle cumhuriyet döneminde portrecilik çok gelişmiştir. Bu dönemde oldukça gerçekçi bir üslupla yapılan portrelerde; her türlü yüz ifadesi ve şahsi özellikler başarıyla işlenmiştir.

    Romalılar zaferle döndükleri seferler sonarsında, kazandıkları başarıları simgeleyen anıtlar dikmeyi adet edinmişlerdir. Belirli zaman ve yerde gerçekleşen olayları anlatan kabartmalarla üslü bu anıtların en önemlileri Augustos döneminde Roma’da yapılmış olan barış sunağında bulunur. Bir diğer önemli anıtsa İstanbul Sultanahmet meydanındaki Teodesius obeliskidir (m.ö. 4yy.). bu anıtın kaide kısmında imparator maiyetiyle beraber hipodrom locasında görülür. Kabartmanın merkezinde imparator bulunurken, diğer figürler imparatora yakınlıklarına derecelerine göre yerleştirilmiştir.

    Heykelcilikte usul ve teknikler [değiştir]

    Heykelci hem çizici hem de uygulayıcıdır. Heykelcilerin bazıları sadece ellerine verilen şekilleri ya oyarlar veya dökerler. Heykelcilikte; oyma, biçimleme, inşa ve birleştirme, döküm, bitirme gibi teknikler vardır.

    Yontma
    Heykelci tek parça bir kütleyi istenen düzen içinde şekillendirir. Taş ve ahşap heykelcilikte bu usul kullanılır.
    Modelleme
    Şekillendirilebilir heykel malzemelerinin elle ya da çeşitli aletlerle biçimlendirilmesi. Bunların maddesi kil, balmumu ve alçıdır.
    Birleştirme
    Önceden şekillendirilmiş malzeme ve parçaların usulüne uygun olarak biraraya getirilmesidir.Birleştirme heykelcilikte, kumaş, saç, çıta, kalas, formika, cam, ip, metal borular vb. maddeler kullanılır.
    Döküm
    Kil, balmumu gibi ara malzemeyle yapılan heykellerin çeşiltli döküm teknikleri kullanılarak; bronz gibi dayanıklı malzemeyle dökülmesidir.
    Bitirme işi
    Bitmiş heykelleri perdahlama, cilalama, boyama ve yaldızlama gibi uygulamaların yapılmasına denir.

    Günümüzde heykel ve heykelcilik [değiştir]

    İnsanların heykellere tapmaya başlamasından sonra, heykelcilik bir sanat ve ticaret metaı olmuştur. Yüzyıllarca insanlar, her çeşit malzeme ve maddelerden heykeller yapmışlar ve hatta bunları başkalarına satarak geçimlerini temin etmek yolunu tutmuşlardır. Arkeolojik kazılarda, çeşitli yörelerde bol miktarda bulunup müzelere konan heykeller bunu ispatlamaktadır. Bilhassa mermerden yapılan heykeller, günümüze kadar sanat özelliklerini korumuşlardır.

    Avrupa'da başlayan Rönesans hareketi ile heykelcilik ayrı bir önem kazanmış, Michelangelo bu devirde yetişen heykeltraşların en meşhuru olmuştur. Bu zamandaki heykellerin yapımı, süsleme sanatı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca heykeller, şimşir, ıhlamur, meşe ve ceviz gibi sert ağaçlar oyularak çok çeşitli ölçülerde yapılmıştır. Taştan yapılan heykellerin kırılması çabuk olduğundan, eski zamanlardan beri, mermer kullanılması daha yaygındır ve daha çok tercih edilmiştir. Zamanımızdaki heykeltraşlar tarafından ekseriya mermer, bronz, tunç gibi kırılma tehlikesi daha az olan ve dayanıklılığı bulunan malzemeler kullanılmaktadır. Bunların yanında fildişinden heykel yapmak, eskiden olduğu gibi günümüzde de biblo şeklinde devam etmektedir.

    Galeri [değiştir]


    Tarih: 23:01, 21/2/2007 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    sanat nedir?


    Sanat Nedir?

    Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir.
    Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.
    Tolstoy, "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı" der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.
    Bugün Türkçe'de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe'deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca'ya dayanmaktadır. Osmanlıca'nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça'da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.
    Sanat kelimesi Arapça'da amel, iş yapma anlamlarını veren «san'a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe'de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca'da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.
    Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı " insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç " olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe'de iyi yapılan her iş için "sanat" kelimesinden yararlanıp; "askerlik sanatı", "güzel konuşma sanatı" gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.
    Halk arasında "sanat" kelimesi; "insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş" anlamında kullanıldığı gibi, "ustalık, hüner, marifet" anlamında; "Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır." şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "GÜZEL SANAT" kavramı içinde, sanat'ı şöyle tanımlamak mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından
    Sanatın Sınıflandırılması

    Biçim verilen malzeme değiştikçe, sanatın değişik adlara ayrılması mümkün olabiliyor. Ancak, sanatı sınıflandırırken sadece malzeme yönüyle sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Malzemenin yanı sıra, ifade ediş biçimi veya daha kapsamlı bir ifadeyle yaratıcılık, bu sınıflandırmada önemli bir etkendir. Sözgelimi, bir heykeltıraş da ağaca biçim verebilir, bir marangoz da... Fakat heykeltıraşın ağaca biçim verişteki ifade tarzı ile, marangozun biçimlendirmesindeki ifade tarzı aynı değildir. Heykeltıraş biçimlendirmesini alışılmışın dışında, yeni ve özgün bir biçimde yaparken, marangoz ise alışılmış, bilinen veya tekrar edilen bir biçimlendirme yapar. Bu bakımdan sanat genel olarak önce iki gruba ayrılır: a) Pratik sanatlar / endüstriyel sanatlar (zanaat), b) Güzel sanatlar.
    Güzel sanatlar deyince aklımıza, insan yaratıcılığı, insanın ilk çağlardan bu yana kendini ifade ettiği, tam yetkinleşemediği dönemlerde, çizgi, boya, kil yoluyla içini döktüğü biçimler, desenler, çeşitli oluşumlar geliyor. Yetkinleştiği dönemlerde ise, örnekler çok çeşitli. Sözgelimi, ünlü Rönesans sanatçıları, yapılar, anıtlar, köprüler, müzeleri dolduran resimler, sonra şiirler ya da Mimar Sinan'ın camileri, çeşmeleri, köprüleri .. Derken günümüzün sanat eserleri, insan aklıyla duygularının estetik beğenisiyle yaratıcı gücünün ortaya koyduğu, bilim ve teknolojinin de en üst seviyelerindeki çağımız sanatçılarının sanat ürünleri : Çağdaş resim, heykel, roman, tiyatro, sinema, çelik ve cam yapılar, incecik kullanım eşyaları, sesin, ışığın, rengin, oyun gücünün birleştiği büyük sahne olayları, türlü tasarımlar.
    Acaba güzel sanatları nasıl sınıflandırabiliriz?
    Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki biçimde sınıflamak, bize bazı kolaylıklar getirebilir.
    Geleneksel sınıflama, güzel sanatları, hitap ettiği duyu organlarına göre sınıflar. Sözgelimi "görsel sanatlar" (plâstik sanatlar), göze ve görmeye dayanan sanatları, resim, heykel, mimari gibi dalları bir grupta topluyor. Fonetik sanatlar, müzik ve türleri ile edebiyatı; ritmik sanatlar ise, hem görme ve hem de hareketle ilgili olan sinema, opera gibi sanatları kapsamaktadır.
    Ancak, bu sınıflandırmanın ister istemez dışında kalabilen bazı türler de olabiliyordu. Sözgelimi, karikatür veya seramik gibi. Bu sebeple, daha çağdaş bir sınıflandırmaya gerek duyulmuştur. Bu sınıflama, söz konusu edilen sanat dalının niteliği ve tekniği gözönünde bulundurulmaktadır. Buna göre, şöyle bir sınıflandırma yapılabilir :
    Yüzey Sanatları : Tüm iki boyutlu sanat çalışmaları, yani bir eni ve bir boyu olan kâğıt veya tuval üzerine, bir duvar ya da kumaş üzerine uygulanan sanatlardır: Resim ve türleri ( yağlı boya, sulu boya, baskı sanatları, afiş, grafik çizimler ), duvar resmi, minyatür, karikatür, fotoğraf, batik, süsleme vb.
    Hacim Sanatları : Üç boyutlu sanat çalışmalarıdır. Sözgelimi heykel, seramik, anıtlar gibi.
    Mekân Sanatları : İç ya da dış mekânı içine alan ya da düzenleyen sanat dallarıdır. En başta mimarî olmak üzere (bahçe mimarîsi, peyzaj mimarîsi), çevre düzenlemesi gibi mekâna ilişkin tüm tasarım çalışmaları.
    Dil Sanatları : Edebiyat ve yazı türlerini kapsayan sanatlardır: Roman, hikâye, şiir, deneme, tiyatro metni, film senaryosu vb. gibi.
    Ses Sanatları : Müzik ve bütün türlerini kapsayan sanatlardır : Halk müzikleri, klâsik müzikler gibi.
    Hareket Sanatları : İnsanın, bedeniyle anlatım gücü kazandırdığı sanatlardır: Bale, dans türleri, halk dansları, pandomim vb.
    Dramatik Sanatlar : İnsanın, eyleme dönüşmüş ifadelerle kendini veya bir olayı, bir olguyu anlattığı sanatlardır: Tiyatro, opera, müzikal oyun, kukla gibi sahne sanatları, sinema, gölge oyunu gibi türleri buna örnek olarak gösterebiliriz.

    Sanatın Doğuşu

    Bugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.
    Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri "ilkel sanat" başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. "İlkel sanat" terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan " ilkel" kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren " ilkel sanat ", tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.
    1. Paleolitik Çağ
    Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır.
    İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.
    Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir.
    Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne'da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris'de "İnsan Müzesi"nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde
    Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler.
    Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya'daki Altamira Mağarası'dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır.
    Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.
    En son bulunan resimli mağara Fransa'daki Lasque (Laskö)'dür. Bilinen en eski mağara resimleri, bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki resimlerden daha güzel, daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek, günümüzde dahi oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir mesafe yoktur. Bu sebeple, oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların, bu resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür.

    İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir. Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir (Resim 3).
    Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz.
    Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.
    2. Neolitik Çağ
    Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır.
    Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine kerpiç, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu.
    Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.
    Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:
    1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken "Menhir" (Resim 4), bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa "Cromlech" (Kromlek) adını alırlar (Resim 5).

    2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki; bunlara da "Dolmen" denir (Resim 6). Dolmen'ler, birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen, örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur.

    Menhirler, Fransa'da ve İngiltere'de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar.
    Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dinî semboller olduklarıdır.
    Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dinî anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.
    Dolmenler'in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve sembolik figürler kazılıdır.
    Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:
    Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs ile örtülüdür.
    Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan'da "Tolos" denilen bu tür inşaata, Fransa ve İrlanda'da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır.
    Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa "yüksek rölyef", eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse "alçak rölyef" adını alır).

     

    Sanatta Güzellik

    Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir."
    Güzellik kavramını belirsiz, ya da çok defa aldatıcı belirtiler gösteren ve tarih boyunca durmadan değişen bir olay olarak kabul etmek, doğru bir düşünce tarzı gibi görünmektedir. Sanat bütün bu belirtileri içine almalıdır ve bir sanat öğrencisinin ciddiliği, kendi güzellik duygusu ne olursa olsun, diğer devirlerdeki güzellik anlayışlarını sanat sahasına kabul edebilmesiyle anlaşılır. O kişi için, primitif, klâsik ve gotik aynı derecede ilgi çekicidir ve o, zaman zaman değişen güzellik duygusunun değerlerini kıymetlendirmekten çok, her devrin gerçek ve sahtesini ayırmaya çalışmalıdır.
    Güzellik, estetik ilminin ele aldığı bir kavram olarak, çağlara ve düşünürlere göre değişik anlamlar kazansa da, sanat eserlerinde bulunması gereken şeydir. Ancak, sanat eserindeki güzellik, o eseri meydana getiren elemanların veya figürlerin yalnız başına güzelliği demek değildir. Yani, kendi dönemi içinde çok güzel kabul edilen "Venüs"ün tabloda yer alması, o tabloyu güzel yapmaya yetmez. Daha değişik bir ifade ile söylersek; sanatta, "neyin" yapıldığı değil, "nasıl" yapıldığı önemlidir. Sözgelimi savaş, güzel bir olay değildir. Yaşlı, yüzü buruşmuş bir kadının da güzel olduğu söylenemez. Fakat, Picasso'nun " Guernica "sı, Dürer'in " Yaşlı Kadın Portresi " ne kim çirkin diyebilir. O halde buradan çıkan sonuç şudur: Sanatta güzellik, eserin ifadesindeki güzelliktir. Sanatçı, eserine konu olarak çirkini de almış olsa, çirkini güzel bir biçimde ifade edebilmelidir.
    Sanattaki biçim elemanının insandaki devamlı karşılığı, güzellik duygusudur. Değişmez olan duyarlıktır. Değişen, insanın algılarını ve zihinsel yönünü soyutlaştırarak kendi kurduğu anlayıştır ki; ifade'yi buna borçluyuz. "İfade"nin "biçim"in tam karşıtı olduğunu söylemek güçtür. İfade, doğrudan doğruya duygu tepkilerini anlatan bir kelimedir, fakat sanatçının biçimini yaratırken başvurduğu düzen, kendi başına bir ifade tarzıdır. Ölçü, denge, ritim, ahenk (armoni) gibi terimlere ayrılabilen biçim, bu saydığımız terimlerin sağladığı hoşa giden bağlantılarla sanat olmaya, güzel olmaya başlar.

     


    Tarih: 23:40, 4/10/2006 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    DÜNYANIN YEDİ HARİKASI

    Dünyanın 7 Harikası

     

    1- Mısır Piramitleri - Mısır
    Dünya harikalarının en yaşlıları aynı zamanda günümüzde ayakta kalabilen yegane harikalardır. Milattan önce 2000'li yıllarda firavunlara (kraliyete) ait anıt mezarlar olarak yapılmıştır. Yaklaşık 80 kadarı hala ayaktadır. En büyükleri 147 metre boyuyla Keops Piramiti'dir.

    2-Babil'in Asma Bahçeleri - Bağdat
    Nebuchadnezzar'ın sarayının yanındaki terasta bulunan bu asma bahçelerinin 29 ila 91 metreye kadar yükseldikleri söylenmektedir.

    3-Zeus Heykeli - Olympia
    Milattan önce 400 yıllarında Phidias tarafından yapılan 12 metre uzunluğundaki heykel, orjinal Olympiyatların yapılış yerini belirtir. Altın ve pirinçten yapılan heykel üzerinde Zeus (Jupiter) bulunur.

    4-Artemis Tapınağı (Diana) - Efes
    18 metre yüksekliğindeki 100'den fazla kolonun üzerinde 122 metre uzanan, tamamıyla mermerden kurulu tapınağın inşası milattan önce 359 yılında başlamış ve 120 yıl kadar sürmüştür. Milattan sonra 262 yılında Goth'lar tarafından yok edilmiştir.

    5-Rhodos Heykeli - Rodos
    Güneş tanrısı Helios (Apollo)' nun dev bronz heykeli, 36 metre yüksekliğiyle, Rodos Limanı'na girişin işaretidir. Milattan önce 280 yılında, 12 yıllık bir çalışma sonucu yapılan heykel, Milattan sonra 244 yılında bir depremde yok olmuştur.

    6-Halikarnas Mozelesi - Bodrum
    Milattan önce 353 yılında ölen Caria Kralı Mausolus anısına, eşi Kraliçe Artemis tarafından yaptırılmıştır. 43 metrelik anıt mezardan geriye kalan sadece British Museum'de birkaç parça ve İngilizcedeki "mausoleum" (Türkçe'de "mozole") kelimesi olmuştur.

    7-İskenderiye Feneri - Mısır
    Milattan önce 270 yıllarında yapılan mermer gözetleme kulesi ve deniz feneri. 122 metre yüksekliğindeki fener 1375 yılında bir depremde yıkılmıştır.


    Tarih: 23:32, 4/10/2006 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    duvar resmi tarihi

    DUVAR RESMİ TARİHİ

     

     Duvar resmi bir duvar yada tavan yüzeylerine yapılan resimdir. İnsanların yaşadıkları mekanları süsleme içgüdüsünden doğmuş,onların düşünce, duygu ve inançlarını yansıtabildikleri bir iletişim aracı olmuştur. Tarih öncesi çağlarda Resim ve simgeler Bütün boş alanlara(duvar-tavan-döşeme)belli sınırlar olmadan çizilmiştir. Anadolu’da Neolitik ve Kalkolatik Çağlara tarihlenen Çatalhöyük’te Duvar resimleri büyük ölçüde mağara resimlerini anımsatmıştır. Ayrıca; Fransa’daki Font-de-Gaume Mağarası, Gargas Mağarası, Niaux Mağarası, Trois Freres Mağarası, Lascaux Mağarası İspanya’daki Altamira Mağarası bu dönemin en iyi korunmuş örnekleridir. Daha sonraları, özellikle yapının işlevi ve önemini belirtmek istenilince resimler sınırlı alanlar içine yapılmaya başlandı. Bu durumda yapının ölçeği, üslubu ve iç mekan etkisi kadar, ışık kaynağı,bakış yüksekliği gibi izleyici ile resim arasındaki ilişkilerde önem kazandı. Özellikle mezarlar, tapınaklar,kutsal alanlar ve katukomblarda görülen ilk duvar resmi örnekleri sınırları belirli dikey ve yatay alanlar kullanıldı. Bu erken örneklerde duvarın düz yüzeyi olduğu gibi kullanılıyor, yanılsamalı hacimlendirmeye gidilmiyordu. Duvarın yenilenen stilize örgelerle bezeli etek bölümünün üstünde kalan Düz alanlarda imgeler silüet olarak çiziliyordu. Tempera;çizimle birlikte duvar resminde uygulana ilk tekniktir. Duvar resmi doğrudan mimarlığa bağımlı olduğu için ,Resim türlerinden oldukça farklıdır. Gerek kullanımı gerek desen ve tasarım, yapının mekansal oranda algılama açısından önemli değişiklikler yaratabildiğinden resim türleri içinde gerçek üç boyutluluğu veren tek türdür. Var olan mekanı değiştirirken aynı zamanda yapının bir parçası durumuna gelir.

    Bizans duvar mozaiklerinde mimari biçime özel bir özen gösterildiği görülür. Rönesans ustaları yanılsamalı bir mekan duygusu yaratmaya çalışırken, Barok sanatçılar çizdikleri resimlerle duvar ve tavanları bütünüyle yok etmeye yönelik bir anlayışla çalışmışlardır. Mimarlıkla organik ilişkisinden başka duvar resmini ikinci bir özelliği de geniş halk kitlelerine seslenebilmektedir. Mısır’da duvar resim ve çizimleri eski krallık döneminde 3.sülaleden başlayarak özellikle soyluların mezarlarında görülür. Ayrıca bu dönemde kabartmalarda renklendirilmiştir. Orta Krallık Dönemi’nde de süren bu resim türü Yeni Krallık Dönemi’nde 18.sülalede doruk noktasına ulaşır. Teb ve Tel el-Armana’da mezarlardan başka villa ve saraylarda da soyluların yaşamlarından sahneleri ve görkemli bahçeleri canlandıran doğalcı nitelikte resimler yapıldı. Minos Uygarlığı’ndan günümüze ulaşan en güzel duvar resimleri Knossos Sarayı’ndadır. Yunan dyuvar resminden bugüne örnek kalmamışsa da vazo resmindeki Gelişmeye ve yazılı kaynaklara dayanarak bu alana ilişkin bilgi edinilebilir. Roma Uygarlığı’ndan günümüze ulaşan en önemli duvar resimleriyse Pompei’dekilerdir.

    Asya’da Çin en eski duvar resimlerinin örneklerinin görüldüğü bölgedir. Han hanedanı döneminde malikâne ve sarayların figürler, portreler ve öğretici tarihsel konularda benzerliği, edebiyat ürünlerinden anlaşılır. Hindistan’dan Ajantu mağara tapınaklarında duvar resimlerinin en özgün Budacı örnekleri vardır. Türkistan’ın doğu bölgesinde Niş’de (2. yy) ve Miran’da (3. yy) duvar resimlerine rastlanır. Daha geç tarihli Bamyan ve Kızıl duvar resimlerindeyse Budacı etkiler görülür. Batı Türkistan’daki en önemli merkez 3-4 yy’larda Varahşa’dır. Semerkant’ta da benzer örnekler çıkarılmıştır. Varahşa Sarayı’nın (7. yy) duvarlarında yüksek kabartma alçı panolar, ahşap oyma ile birlikte kullanılmıştır. Japonya’da Nasa döneminde, Kore’de de üç krallık döneminde 5. yy ortalarından itibaren Kogurya krallığı mezar odalarının duvarlarına çok renkli resimler yapılmıştır. Fresk tekniğindeki bu resimlerde önceleri gömülü olan kişinin portresi, sonraları da yaşamından sahneler işlenmişti. Çoğu kez dağ gibi engebeli alanlar düz yüzeye kil parçaları eklenerek canlandırılmıştı. İlk dönem Kogurya resimlerinde Çin’dekilrden etkilenmiş zarif çizgiler egemendir. Orta dönemde atak ve canlı bir üslup, geç dönemdeyse (7. yy) yine Çin etkisinde zarif imgeler görülür. Ayrıca bu evrede fresk tekniği de oldukça gelişmiştir. Ortaçağ’da Bizans Sanatı’nda ikonoklazm dışında duvar resimleri yaygın biçimde kullanıldı.


    Tarih: 23:30, 4/10/2006 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    yüksek baskı çeşitleri

    Yüksek Baskı Teknikleri AĞAÇ BASKI

     

     Bu teknikte, düz kalıp yüzeylerinde basılması istenmeyen yerler kazınarak veya oyularak çukurlaştırılır. Yüksekte kalan yerlere merdane veya tampon ile boya verilerek baskı yapılır. Kalıp olarak düzgün yüzeyli ağaç, oyma ve kazımaya elverişli muşambalar (linolyum) kullanılır. Asitten yararlanarak kurşun, çinko, bakır levhalar da oyulabilir. Ağaç kalıp olarak şimşir, ıhlamur, kiraz, elma, armut gibi ağaçlar kullanılır. Yüksekte kalan yerlere merdane veya tampon ile boya verildikten sonra kağıt bu yüzeye yerleştirilir. Baskı kağıdının arka yüzüne tahta kaşığın sırtı veya benzeri bir tahta ile sürülerek gerçekleştirilir. Her renk için ayrı kalıplar oyulur ve aynı kalıba farklı renkler sürülerek çok renkli baskılar elde edilir. Oyularak yapılmış tahta kalıplar Çin’de 12. yy, Avrupa’da 15. yy kullanılmaya başlanmıştır. Bu teknik Avrupa’da ortaçağda kutsal resimleri için kullanıldı. Gutenberg 1440 yılında harfleri dizerek sayfa kalıplarını oluşturmada tekniğini bulduktan sonra, tahta kalıplar sadece resim baskıları için kullanılıyordu. Kutsal resimleri çizip boyayan resim ustaları asıl resmi veren çizimi kalıptan basarak sonra boyamak gibi daha kolay üretme tekniğine yönelmeleri bu teknikte özgün resimler yapma yolunu açmıştır. Bu tekniğin kullanılması kağıdın Avrupa’da yapılabilmesini kolaylaştırmıştır. İlk kağıt fabrikası 1390 Mürnberg’de kurulmuştur. Rönesans döneminde Almanya’da Albecht Dürer; Lucas Granach, Holbein gibi ressamlar ağaç kalıplardan resimler basmıştır.

    Türkiye’de yüksek baskı teknikleri

    Türkiye’de ilk tahta oyma-basma resimler kitaplarda bulunmaktadır. “İbrahim Müteferrika 1730’da “Tarihi Hindi” isimli kitapta tahta kalıptan basılma resimler vardır.” Cumhuriyetin ilk on yılında Fransa ve Almanya’ya sanat öğrenimine giden sanatçılar geri dönüp birçok sanat eseri yapmışlardır. Fransa’dan Leopold Levy getirilmiş, Gazi Eğitim Enst. küçük boy alınmış bu metal gravür presi alınmış ancak ilk yıllarda daha çok linolyum oyulmuş kalıplardan yüksek baskı yapmak için kullanıldığı görülür. Gazi Eğitim Ens. Resim Bölümünde 1936 yılından sonra başlatılan linol oyma basma çalışmaları, 1960’a kadar sürmüştür. O dönemlerde linol bulmak kolay olduğu için tahta kullanılmamış. O dönemin öğrencilerinden sonra özgün baskı resimleriyle tanınmış sanatçılar şunlardır: Ferit Apa, Adnan Turani, Mustafa Aslıer, Nevide Rökaydın, Nevzat Akaral, Muammer Bakır’dır. Tahta oyma baskı tekniğini bütün olanaklarıyla öğretime alınmasını ilk kez 1957 yılında devlet tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulunda görülmektedir. Almanya’da eğitim görmüş Mustafa Aslıer 1958 D.T.C.S.O.’da görev almasıyla tahta oyma basmaya ağırlık vermişti ve çoğu resmini tahta kalıplardan basmıştır. Özgün baskıresim 1958-60’dan sonra gelişmiştir. Marmara Ünv. G.S.F. ders olarak verilmektedir


    Tarih: 23:29, 4/10/2006 Kategori: sanat tarihi
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı
    <- Sonraki Sayfa ->



    BLOG DESİNG BY EDACA30